17 Ağustos 2010 Salı

Açık Mektuplar: Sevgiliye II

Birinci bölümün son paragrafından devam...

Ben çok bekledim seni. Seni beklerken özlemenin ne demek olduğunu öğrendim. Özlemlerin içinde korkuyu buldum oysa ben seni arıyordum. Evet korktum. Hem de çok. Ve sonra zamanla korkumu sevmeyi öğrendim çünkü seni kaybetme korkusunu yaşadığım her gün senin hala yanımda olduğuna bi işaretti. Ne kadar acı değil mi? Ben kendimi acıtarak sevdim seni. Hep geleceğin günü bekledim. Ben bekledikçe sen uzaklaştın. Alıştıra alıştıra, acıta acıta kaçtın benden.

Hükmü çoktan verilmiş bir mahkum gibi hazırlıyordun beni bu sona. Oysa ben zaten sensiz günlerin başlangıcını seni sevdiğimi anladığım gün fark etmiştim.


Yeri gelmişken o günden de bahsedeyim: Seni gördüğüm ilk günü hatırladın mı? Nerden hatırlayacaksın ki. Ne önemi var benli günlerin. Hatırlatayım o zaman hem sende sana hatırlatacağım bir çok şeye böylece hazırlanmış olursun.

Varlığıyla benim açımdan en büyük saçmalık olan bir 14 Şubat sabahıydı. Kaldırımları yalnızlığımla aşındırıyordum; yanımdan geçip gitmişsin öylece ben fark etmemiştim seni. Arkamdan seslenmiştin. Anımsadın mı? Salla neyse uğraşamam hatırlatmak için.

Dünyamın bir anda tersine döneceğini bilseydim duymazdım ya neyse...

Evet işte o günden sonra her günümün sabahında seni gördüm. Güne sensiz başlamıyordum. Her gün sesini duyuyor , senden bi şeyler okuyor, gözlerinin içine bakıyor, varlığın gitgide huzur yaratıyordu içimde. Giriyordun işte hayatıma sessizce, açmıştım bende kapılarımı sonuna kadar. Sen benim hayatıma girdikçe ben senin hayatına kast ettikçe birbirimizi daha net görür olduk. Geçmişindeki izleri temizleyip, bugünündeki zorlukların üstesinden gelme çaban bir anda güçlü biri yaptı seni. Sen bende güçlendikçe ben zayıfladım. Ben zayıfladıkça, sen her fırsatta vurdun beni. Sen vurdukça, acıtır sevda dedim. Nereye kadardı bu acı? Ve artık zamanla dayanacak hiç bir duvarım kalmadı. Hani denize düşen yılana sarılır ya işte bende artık öyle yapmaya başlamıştım. Her canımı acıttığında yine döndüm sana sarıldım. Ama bir gün öyle bir düştüm ki...

Ne düşmek ama...
Bir ömürde çekeceğim acıları bana 1 haftada yaşattın. Minnettarım sana. Neyin intikamını aldın benden?

Birazcık dürüst ol bana. Kaçırma gözlerini cesur ol. Kapatma üstünü bunların sıkıysa.

Ama öyle bir gün gelecek ki senden hepsinin hesabını soracağım. O zaman tüm bunları yüzüne bir bir vuracağım. Sende benim yaşadığım acıların hepsini 4 duvar arasında yaşayacaksın.

Tamam korkma. Ben bunu yapmam. Yapamam ki sana. Ama sen işte bana bunu yaptın. İçinde bir acı vardı. Kuyruk acısı evet. Doğru değil mi? Kızardı yüzün; vesselam...

Tamam kestim burada. Bildiklerimin hepsi saklı duruyor içimde. Yine korktun değil mi? Evet işte sen busun. Hayatını korkuların üzerine kurarak şekillendirmişsin. O güçlü görünen kadının içi aslında korkularla örülmüş bir hapishaneden ibaret. Ne özgürce hareket edebiliyor ne de fevri kararlar alabiliyorsun. Aklın sürekli arkada bıraktıklarında. Ama unuttuğun bi şey var. Geleceği geçmişinle değil bugününle şekillendirirsin. Sen geçmişine o kadar çok dalıp gitmişsin ki; bu aynen dipsiz bir denize dalış yapmak gibi sen yüzeyden uzaklaşıp derinlere indikçe yüzeyde neler olduğunun farkına bile varmamışsın. Üstünden çok sular akmış götürmüş her şeyi ama sen hala aynı sulardasın...

Benden de çok şey götürdü o sular be güzelim, hayat yeniliyor kendini sen farkına varmazsan bile, sen aynı yerde duruyorsun ama etrafındaki insanlar değişiyor, dünya dönüyor, mevsimler gelip geçiyor. Etrafındaki her şey bu kadar hareketliyken mümkün mü hala yerinde durman.

Belki senin içinde böyle olmuştur. Belki değil hatta öyle, alıyorum dostlardan haberlerini. Dost acı söyler derlerdi harbiden de öyleymiş, dostlarım senden bahsettikçe benim canım acıyor...

Bazen hayaller kuruyorum senli benli; ...



devamı sonra....

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder